7 Temmuz 2012 Cumartesi

AB Öykü Yarışmasına Yolladığım Çalışmam

ÇOCUK




Merhaba, ben savaşı adından bile daha iyi bilen çocuk…

Annem, babam, arkadaşlarım, tüm sevdiklerim savaşta öldü. Nereden geldiklerini bilmediğimiz, büyük tanklı, teknolojik silahlı bir sürü adam bir gün köyümüze girdi. Ne kadar yaşayan canlı şey varsa hepsini yakıp yıktılar. Çoğu kerpiçten yapılma evlerimiz, köyün gençlerinin meydanda inşa ettiği tiyatro sahnesi, ağaçlarımız, bozuk taşlı yollarımız dahil, her şeyimiz yerle bir olmuştu. Köyümüzün eski neşeli, güneşli ve güzel havasının yerini, artık dumanla karışmış kan kokusu, yanmış etlerden yükselen tozlar ve ateş eden askerlerin delici kahkahaları almıştı. Çok düşünmüştüm, bunca insanı öldürmenin neresi zevkli olabilir di? Küçükken, ağabeyimle beraber samanların arasında bulduğumuz hamam böceklerini öldürürdük. O bana bunun kötü bir şey olduğunu söylese de, onlara batırdığım saman çöpünün çıkardığı çıtırtı çok hoşuma giderdi. Çocukluk aklımla, ne büyük bir hata işlediğimi yeni yeni anlıyorum. Annem hep, “Boşa harcadığın bir su damlası, sana kocaman bir deniz olarak döner.” derdi. Öldürdüğüm her hamam böceği, köyümüzde kıyılan on cana bedeldi. Zamanı geriye almayı, o böcekleri hiç öldürmemiş olmayı çok isterdim.

Önceleri askerler, bizleri, köy meydanını yakmadan orada toplayıp, varımızı yoğumuzu elimizden alırlardı. Babamın anneme düğünlerinde taktığı gümüş küpeler, ağabeyimle toprağı kazarken tesadüfen bulduğum kırık altın para, köyümüzün en zenginlerinden olan, tarla sahibi komşumuzun değerli antika eşyaları, yılda iki kere büyük şehirden dönen, büyük okul diye bildiğimiz, aslında gerçek adı “üniversite” olan okulu okuyan genç ağabeyin ayakkabıları, verimli topraklarımızda yetiştirdiğimiz lezzetli meyvelerimiz, güzel kıyafetlerimiz, kısacası elle tutulabilir her şeyimizi zorla alıyorlardı bizden. İlk zamanlar onların zulmünü bu şekilde durdurabiliyorduk. Zaman geçtikçe, git gide elimizdekilerin değerleri azaldıkça zulümleri de artar oldu. Artık iki katı insan öldürüyor, iki katı kan döküyor, iki katı yangın çıkarıyorlardı. Yeşil çimenlerinde oynadığımız, tepindiğimiz, deli gibi yuvarlandığımız topraklarımız, kanla beraber cıvık bir hal almıştı. Ne eskisi gibi güzel meyveler yetişecek durumdaydı, ne de piknik yapılacak kadar güzeldi. Ne kadar zengin bir köy olsaydık da, aldıkları kadar kötülük yapacaklardı…

Savaşı, adımdan iyi biliyordum. Uzun menzilli, siyah renkli silahları, sanki onlara zarar verebilecek gücümüz varmış gibi, özel zırhlarla donatılmış tankları, mermilerin vücudumuza girdikten sonra, kıyafetlerimizde kanın yarattığı lekeyi, lekenin kuruduktan sonra aldığı rengi, kokuyu hepsini adım gibi  iyi biliyordum. Babam beni, annemi ve ağabeyimi korumak isterken ölmüştü. Ağabeyimi, köyün çocuklarıyla beraber kocaman bir ateşin içine atmışlardı. Canım ağabeyim, yaşasaydın seninle kavgalar edebilmeyi o kadar çok isterdim ki… Yemin ederim, Tanrı biliyor ki bütün oyuncaklarımı sana vermeye razı olmuştum bile…

Bu acının ne zaman biteceğini sorduğumda, annem kocaman paletleri olan tankın altında kalmadan önce “Çok yakında bitecek yavrum, her şey çok güzel olacak.” Derdi. Bu bana, yine aynı tankın altında kalan oyuncak bebeğim Lili’nin canının yanıp yanmadığını sorduğumda verdiği cevap gibi, ikinci kere yalan söylemesiydi. “Onun canı acımayacak, o çok güçlü bir oyuncak.” demişti. Evet, yüzü köyümüzdeki ırmaktan akan sulardan bile berrak olan annem, bu acının biteceği yalanı hariç, ikinci kere yalan söylemişti bana ölmeden önce. Nasıl acımazdı bebeğimin canı? Onu, en sevdiğim arkadaşlarımla beraber dikmiştim. Hepsi bebeğimi çok kıskanmış, kendilerinin bebekleri bu kadar güzel olmadığı için şikâyet etmişlerdi. Onlara, annemin ağabeyime öğüt verirken takındığı bir tavırla yanıt vermiştim. “Asıl güzellik, ona kattığınız sevgide. Severek yaptığınız her şey, güzeldir kızlar.” demiştim kıkırdayarak. Ve Lili’yi bitirdiğim günün akşamı, sabaha kadar onunla neler yapacağımı düşleyerek yatağımda döndüm durdum. Ne var ki, aradan bir ay bile geçmeden, paletlerine çamur bulaşmış tankın altında kaldı. Eğer annem tutmasaydı elimden, bir hamlede alacaktım onu. Yapamamıştım… Annem, babam, ağabeyim, arkadaşlarım, komşularımız, hatta canlarını çok yaktığım hamam böcekleriyle beraber, pembe elbiseli Lili’de ölmüştü…

Canlı varlıkları olduğu kadar, taşları, toprağı, hatta köyümüzün çitlerini bile bağırtarak öldüren bu yıkımdan kurtuluşum bir mucizeydi. Özenle baktığım tırnaklarımın arasına dolan kanlı çamura aldırış etmeden, yaklaşan silah seslerine rağmen var gücümle kazmıştım toprağı. Kollarım kopacak gibi, nefesim kesilecek gibi olana kadar kazmıştım. Yaklaşık on santim aşağısına gizlendiğim, kan, acı, zulüm ve ölüm kokan çamur, bu felaketten kurtulmamı sağlamıştı. Sonrasında çok sevdiğim, uzun sarı saçlarımı ziftleşmiş topraktan dolayı kesmek zorunda kalmıştım ama olsun. En azından, annemin vasiyetini yerine getirebilmiştim. Ben ardıma bile bakmadan koşarken, annem boğazına saplanan silah dipçiğinin yarattığı hırıltılı ve korku akan sesiyle “Kaç ve yaşa bir tanem…” diye mırıldanmıştı. Sonrasında, duyabildiğim kadarıyla, silahla ona vuran asker, tankı süren arkadaşına, muhtemelen annemi ezmesi için emir verirken, bilmediğim bir dille de küfür etmişti. Oysa benim bildiğim tek küfür, ‘aptal’ idi.

Aptal asker, aptal askerler, aptal adamlar, aptal tanklar…
Bu kadar acının, ölümün bir sorumlusu olmalıydı elbet. Kötü askerlerden korunmak için girdiğimiz bir barınakta, birbirlerine sokulmuş ağlayan kızlardan duyduğum şeyleri hatırlıyorum hala. Uzun kahverengi saçlı kız, tozdan simsiyah olmuş elbisesinin koluna gözyaşlarını silerken, kısık sesle mırıldanıyordu. Mırıldanıyordu çünkü normal sesle konuşunca, ölüm makinesi askerler, ne olduklarını bilmediğimiz cihazlarla hemen buluyorlardı yerimizi. “Bütün bunlara sebep olan, İblis.” diyordu. “Büyükannem söylerdi, tüm kötülükleri İblis yaptırırmış.” diye eklemişti hıçkırıklara boğulmadan önce. İblis… Her hafta, geleneksel olarak ailemizde gerçekleştirdiğimiz toplantıda, babam bana ve ağabeyime öğüt verirken ondan bahsederdi. Kim olduğunu, ne yaptığını bilmediğim İblis’ten söz ederdi. “İblise uymayın çocuklarım, ona sakın uymayın.” deyip dururdu sürekli. O zamanlar, bana İblis’in neler yaptığını tam olarak anlatsaydı, İblis’e uyup kötülük yapmazdım. Böcekleri öldürdüğüm için, bende kötülük yaparak İblis’e uymuştum. Ve İblis onun kötü oyununu devam ettirmeyi bırakıp, böcekleri artık öldürmediğim için intikam alıyordu benden, bizden, köyümüzden… Ne yapılırdı ki bu durumda? Böcekleri öldürsem, kötü olmaya devam edecektim, öldürmesem o bize kötülük edecekti. Ve nihayetinde, etmişti de…

Şimdi, kollarımda öksüren, vücudunda açılmış yaralardan kan ve irin akan, tahminen beş yaşlarında bir çocuk var. Mis kokması gereken teni, toz ve kir içinde. Üstelik derisi kemiğine yapışmış, açlıktan kaburgaları bir diken gibi göğsünden fırlamış, yok denilebilecek küçüklükte tırnakları neredeyse eti olmayan parmaklarından düşmüş… Kuru öksürüklerinin arasında, arada bir bulduğu güç ile inliyor. “Kurtar beni yalvarırım.” diyor. Siyah, kömürden bile siyah uzun saçları, güzel elbisemin üzerine dökülmüş. Bir an utandım. Bende zamanında çok büyük ve acı bir savaştan kurtulmuş olsam da, üzerindeki yırtık ve aşınmış elbiseleri, benim henüz yeni yıkanmış çiçekli elbiseme oranla çok kötüydü. Utandım, o an onun acısının iki katı kadar bir suçluluk çöktü içime. Sanki ona bu acıları yaşatan benmişim gibi, buradan kaçıp gitmek, kimsenin görmediğin bir köşede ağlamak istedim.

Onu kurtarmayı çok istiyordum. Şu an kaldığım koruma yurdundan muhtemelen iki kilometre uzaktaydım. Onu kollarıma alıp yurda taşısam, sabah olacaktı. Gün henüz doğmamıştı, ancak üzerimize düşen ayın gölgesinden tüm acılarını görebiliyordum. Bacağında saplanıp kalmış uzun mermiyi, yara dolu kollarını, ağlamaktan yanlarında tüneller açılmış gözlerini, kurumuş, çatlamış, aralarına topraklar dolmuş dudaklarını, merhamet dilenen çocuksu sözlerini… Havadaki sıkıcı karanlığa rağmen, her şeyi çok iyi görüyordum. Yaralarına merhem olmayı, acılarını dindirmeyi, gözyaşlarını susturmayı, ona çiçek desenli pijamalarımdan hediye etmeyi, yerde yatma pahasına renkli çarşafları olan rahat yatağımda yatırmayı isterdim… Bir yabancıydı o, adını, yaşını, ülkesini, dillini bilmediğim bir yabancı. Tek ortak noktamız, acımızdı. Köyün hemşirelerinin konuşmalarından, küçük aklımla öğrendiğim bilgiler doğrultusunda, yarası iyileşmeyecek kadar kötüydü. Çünkü vücutta açılan yara, mikrop kapar ve tedavi edilmezse, ölürdünüz. Askerlerin sizi öldürmelerine gerek kalmadan ölürdünüz.

Dizlerimdeki başını, özenle nemli toprağa bırakıp, saçlarımı iki yandan toplayan kurdelelerimi çıkardım. Ne zamandır aktıklarını bilmediğim gözyaşlarım, hıçkırıklarıma eşlik ederken, acele ile pembe kurdeleleri saçlarına iliştirdim. Çiçekli elbisemin üzerine giydiğim mavi kazağımı, o ölüme yaklaşırken, gülümseyen yüzüne bakıp üzerine giydirdim. Muhtemelen yaptığım hiçbir şeyi hissetmiyordu artık. Ve ben, canını acıtmadığını bilerek yapmıştım bunu. Daha sonra, saatimi bir çöp gibi kalmış koluna taktım. Okuma yazma bilmiyordu belki. Öğrenmeye hevesli çoğu çocuk gibi üçe kadar sayıp, bir şeyler başarmanın ve pohpohlanmanın heyecanı ile onun rakamdan devam ediyor olabilirdi. Hiç bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim şey, onunla eşit olmak istediğimdi.

Ayakkabılarımı, büyük gelmesine rağmen onun ayaklarına geçirdim. Dolaşmak için yurttan çıkmadan önce cebime gizlediğim çikolatam ve yarım paket bisküvimi kirli avuçlarına bıraktım ve yanına çöküp dua etmeye başladım. Acılarının dinmesi, huzura kavuşması ve armağanlarımı beğenmesi için. Buraya nasıl gelebildi, bilmiyorum. O cehennemin içinden kaçmayı başardığı kadar, yaşamayı da başarabilecek kadar şanslı olsaydı keşke.Huzurlu uyu küçük dostum…

Onu orada öylece bırakıp, yurda dönerken gözyaşlarım hafiflemişti. Sadece düşünüyordum. Yıllar önce kurtulmayı başarabildiğim savaştan, o kurtulamamıştı. Benim güzel bir yatağım, çiçek desenli kıyafetlerim ve eşyalarım, bir sürü arkadaşım, öğün başı gelen lezzetli yiyeceklerim, oyuncaklarım ve saymaya utandığım, onun sahip olamadığı bir sürü şeyim olmuştu. Anlamıştım ki, İblis yine durmamıştı, durmuyordu ve durmayacaktı…

Onunla bir ortak noktamız olsun istemiştim. Şansımın, sahip olduğum her şeyin yarısını ona vermek istemiştim. Yaşayacağını bilseydim, yatağımın yarısını da paylaşırdım. Ama yapamadım, rahat içinde yaşarken ona yardımcı olamadım…
Yurda döndüğümde, birkaç arkadaşım hariç, hepsi uyuyordu. Kapıyı gıcırdatmamaya özen göstererek, kapattım ve ufak adımlarla yatağıma doğru gittim. Üzerine çıktım ve boş gözlerle tavana bakmaya başladım. Yolda yürürken, ayağıma birçok diken ve taş batmıştı. Kollarım soğuktan üşümüş, burnum ve kulaklarım kızarmıştı. Hiç unutamadığım savaşın cehennem sıcaklığında bile bu kadar üşümemiştim…

Birçok çocuk vardı burada. Savaşın, açlığın, doğal afetlerin, yoksulluğun vurduğu, birçok farklı çocuk vardı. Kimisi çekik, kimisi badem gözlü, kimisinin teni siyah, kimi sapsarı saçlı ve mavi gözlü, kimi minyon tipli birçok çocuk. Fiziksel ve kişisel özelliklerimiz, ülkelerimiz, kıyafetlerimiz, yiyeceklerimiz, kültürlerimiz ve hatta renklerimizle bile farklıydık. Bir yapbozun, birbirinden farklı parçaları gibiydik. Ayrı düşünüldüğümüzde, birbirlerimize hiç benzemiyorduk. Ama bana hayat, güzel şeylerin hep bir arada düşünülmesi gerektiğini öğretmişti. Güzel çocuklar olduğumuzu, yurttaki bakıcı annelerimiz söylerdi hep…

Evet, biz birbirlerine benzemeyen çocuklardık. Yapbozun farklı parçalarıydık. Ama parçalar bir araya geldiklerinde, kocaman bir bütün oluştururdu. Önemli olan, harika resmi bozmamak için, parçalardan hiç birini kaybetmemekti.

Evet, biz birbirlerinden farklı çocuklardık. Bazen kavga eder, oyuncaklarımızı paylaşamaz ya da elbiselerimizi kıskanırdık birbirimizin. Ne var ki, daha ne için darıldığımızı bile hatırlayamayacak kadar kısa sürede barışırdık. Çocuktuk biz, kötülüğün, insan öldürmenin, kıskanmanın, kavgacılığın, dövüşün ve bütün kötü terimlerin ne olduğunu bilmezdik…

Farklı oluşlarımızın en önemli noktası, bir ortak noktamız olmasıydı. Biz ‘çocuk’tuk! Çocuk olmak için hiçbir sorguya, bedele gerek duyulmazdı. Elimize bir kutu şeker verseler, sanki dünyaları almış gibi sevinirdik. Farklıydık, aynı zamanda aynıydık. Renklerimiz, ülkelerimiz farklı bile olsa, bir olduğumuz, birlik olduğumuz bir nokta vardı. Biz çocuktuk, dünyanın en masumları olan…

Anneme, köyümüze acılar girmeden önce, neden insanların farklı olduğunu sorardım. “İnsanlar farklıdır, farklı olarak doğarlar hep.” derdi saçlarımı tararken. “Yalnızca aynı olan şeyler, çocukların güzelliği ve masumluğudur.” diye eklerdi örmeyi bitirdiği saçlarıma tokamı takarken. Onun hep en iyisini bildiğine inanmıştım yaşadığım sürece. Demek ki, inancım beni yanıltmamıştı.

Ne güzel demişti annem, ne güzel özetlemişti meğerse yaşamı. Farklı mıydım onlardan? Evet, hem de her şeyimle. Ve yine, beni sevindiren tarafıyla aynıydım. “Çocuk”tum!

Farklı bir sürü şeyin içinde, birliktik…

Yorganımın içine usulca girip, ayaklarımı uzatırken, güzel rüyalar görebilmeyi umut ederek kapadım gözlerimi. Farklı olduğumu düşündüğüm dünyada, birlik olduğum arkadaşlarımla güzel rüyalar görebilmek…

Sonsuza dek mutlu kalabilmek, tekerleri kopmuş arabamızla, saçları yolunmuş oyuncak bebeğimizle…

Hep birlikte mutlu kalabilmek “farklı”onca şeyin arasında…

Meryem Akkaya ( Soare )



 ( Bunu başlıkta yazdığım gibi yarışma için yollamıştım. Her hangi bir derece ya da ödül elde etmesem d de, burada paylaşmak istedim. Okuyan her kimseden, ufakta olsa bir yorum almak beni çok mutlu eder. Tekrar teşekkürler. :) Yazılarım hakkında düşüncelerinizi bekliyorum. ) 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Büyük Hayaller ∞

BÜYÜK HAYALLER... 
Abartmıyorum, aralıksız olarak her bölümünde ağladığım bir dizi. Beni çok etkileyen, böyle içimi cız ettiren bir çok sahnesi olan bir dizi. Bu diziyi izledikten sonra, tüm düşüncelerimi gözden geçirdim. Bir vesile miydi, aracı mıydı bilmiyorum ama bana çok şey kattı bu dizi. Hayatta bazen çok küçük sandığımız bazı şeyler, insanlar için o kadar büyük güzelliklere dönüşebiliyor ki. Şimdi, bu dizi hakkında düşüncelerimi anlatacağım. Yapacağım şey, tüm karakterlerin resimlerini koyup, özelliklerini anlatmak olmayacak. Bu dizi, oyuncuları ve olayları hakkında neler hissettiğimi, neler düşündüğümü anlatmaya çalışacağım. Becerebildiğim kadar işte. :) ~

Şüphesiz, dizinin en mükemmel karakteri Song Sam Dong idi.Hiç bir dizide, karakteri böylesine güzel oturtulmuş, karakterinin özelliklerine böylesine uygun bir oyuncu görmedim ben. Oyunculuğunun zaten mükemmel olması bir yana, sanki bu rol özellikle onun için yazılmış gibi. Bilmiyorum, belki ilk dizisini izleyişim olduğu için bana öyle geliyordur. Ama Sam Dong, bana çok cesaret verdi diyebilirim. Kendisi köyde yaşamış ve büyümüş birisi olmasına rağmen, kullanmayı bilmediği harika sesine rağmen kalkıp nerelerden geldi Kirin Sanat Okulu'na. İlk başlarda, çok gıcık bir rol oynayan Suzy (Hye Mi) için bütün hayatını baştan sonra değiştirecek bir karar verdi. Hye Mi onu kendisi ve babasının borçları için gelmeye ikna etmişti. Sam Dong Hye Mi'nin oyunlarına kanıp, iyi ki gelmiş Seoul'e.


(Kimi seçersin derseniz, duruma göre değişir diyemem.
 Sam Dong tabi ki. :P )
Bildiğimiz üzere, kendisi köylü, odasından çıkmayan ve çok 'kötü' şarkı söyleyen bir karakter idi. Hye Mi kendisi de okula girebilmek için onu Seoul'e getirmesi gerekiyordu ve başardı da nihayetinde. Diziyi tekrar anlatmak niyetinde değilim, sadece nereden giriş yapsam diye uğraşıyordum. Bir kere bu adamın cesaretine ve azmine hayranım. Sesi ilk başlarda kötüydü ve kullanmayı bilmiyordu. Ona rağmen, çok büyük bir cesaret  örneği gösterip geldi Kirin'e. Gerçi müdür onu nereden buldu, oğlu muydu neydi bilmiyorum ama iyi etmiş. :P Dizinin ilk başlarında, Jason şarkı söylerken, yanına gelip "Bana köylü demeyi bırakın. Bende iyiyim." gibisinden bir şey demişti. Mikrofonu kaptığı gibi, şarkıyı söylemişti ancak kokoş kikirik kızlar, Jason'u desteklemişti yine. Buradaki cesaret örneği harikaydı bence. Sanırım kimse rezil olma derdi ile yapmazdı bunu. Zaten bu Kore dizilerinde, sağ gösterip sol çakıyorlar. Kim derdi bu oğlana filinta gibi olacak diye. :P Hye Mi'nin ellerine sağlık. Adama benzetti çocuğu yani. :D


Sam Dong ile başlamışken, devam edelim. Sam Dong'un müzik hayatını etkileyen, kötü kızımız Baek Hee'nin saksısı olmuştu. Aslında bu saksıyı Hye Mi'nin kafasına atmak istemişti, zaten Sam Dong ona hızlıca koşup sarıldığında, atamadığını düşünmüştük ama olmadı. Kahraman Sam Dong, sevdiği kadını kurtarmıştı. Ben izlediğimde saksı boşa düştü sandım, Sam Dong bayılana kadar. Bu saksı, Sam Dong'un doğuştan gelen ve gizli yerlerde saklanan kulağı ile ilgili hastalığın tetiklenmesini sağlamıştı. Mükemmel bir tesadüf mü desem, senaristlerin Baek Hee'yi temize çıkarma çabaları mı desem bilemedim. Bence Sam Dong'un kulak çınlamalarına bu sebep oldu. Cadalozu masum yapmak için bilmem bir şey hastalığı uydurdular. Hıh. :P

"Kolye benim, sahne benim." felsefesi ile yürümüyor işler. Başlarda, gerçekten Baek Hee'nin şanslı olduğunu düşünmüştüm, gösteriye çıkan, sanat sınıfında olan oydu. Ama zaman gösterdi ki, şans getirdiğine inandıkları o kolyeyi de hissetmek ve kullanmak lazım. Hak etmeyen kişide, çok fena bir şekilde ters tepiyor. Baek Hee dizinin başlarında uzun ve örgülü saçlı, Hye Mi'nin peşinden ayrılmayan (Hye Mi'nin kuyruğu), gözlüklü bir yardımcıydı. Kirin seçmelerinde, müdür olayı cozutup Hye Mi'yi almayınca okula, bir haller oldu buna da. Ama haklı kız, birikti birikti patladı birden. (O sahnede Hye Mi'nin diz çöktüğünde "Burun deliklerinize bakmak için diz çöktüm." demesine çok gülmüştüm.) Sonra bu örgüsünü  hiç bozmadığı saçlarını gidip kesti. İyi ki de kesmiş, süt çocuğu gibi duruyordu önceden. Gözlükleri filan atınca, güzelliği çıktı ortaya. Ben sırf bu kıza özendiğim için, gidip upuzun saçlarımı dibinden kestiğimi biliyorum. Hala atlatamadım depresyonu, çok özlerim saçlarımı...

Bayan Shi Kyong (Sanırım böyle yazılıyor.) vardı birde. Çok idealist, katı biriydi bu kadın ilk başlarda. Pil Suk'un Jason'a dediği gibi, "Çok çalışmanın yetenekten daha önemli olduğu."nu görünce, prensipleri yerine duyguları ile hareket etmeye başladı. Burada, gösteride solo dansı yapabilmesi için, adını hatırlayamadığım kızı yenmesi gerektiğini söylüyordu. Ve Baek Hee, sanırım ilk kötülüğünü burada yapıyordu. Bir de Hye Mi ile tartışırken, bayılmış gibi yapmıştı. Bunun vukuatlarını saysam, blog dolacak sanrım. Kızın ayakkabısının içine, dans odasına saçtıkları raptiyelerden koyuyordu. Rakibi alt etmek için güzel bir yöntem. Fakat dedikleri gibi, sahne kendisini hak etmeyeni üzerinde tutmuyor, atıyor. Ayrıca bu kızın ruhunda var kötülük etmek ve Hye Mi'yi çekememek. Tüm suçu hocaya atıyor.


Bu sahneyi hatırlayan insanları çok şanslı buluyorum. Nasıl güzel düşünülmüş, dizinin amacına nasıl güzel oturtulmuş bir sahnedir o ya. Aslında müzik çalmayan kulaklıktan, insanların kötü ve iğneleyici sözlerinden kurtulmak için müzik dinliyor gibi yapmak. Çok hoşuma gitmişti bu sahne. Okula gidip gelirken, müzik dinlemek en büyük hobim. Yoksa o 15 dakikalık yol, o dik yokuş çekilmez bir hal alıyor benim için. Yürü yürü bitmiyor. Sanki okulla ev arasında değil de, buradan Kuzey Kutubu'na yürüyormuşum gibi hissediyorum. Müzik çok başka bir şey ya. Burada açıklayıp konuyu dağıtmaya gerek yok. İlham gelirse, başka yazıya inşAllah. Neyse, işte bu yöntemi bende denedim. İnanın canınız çok yanmıyor. Kötü sözleri yine duyuyorsunuz ancak, dışarıdaki insanlar bunu bilmiyor. Müzik dinlediğini sanıp, sizi çirkin sözleriyle üzemedikleri için kendileri üzülüyorlar. Gebersinler, duyuyorum ve aldırmıyorum hiç birinize. Bunu mutlaka deneyin. İnsanların duymadığınızı bildiklerinde söyledikleri sözler, sadece onları zehirliyor. Siz ise sadece güçlü olarak kalıyorsunuz.


Bu da esas kızımız olur işte. İlk başlarda, Suzy'den o kadar gıcık kapıyordum ki. Böyle nefret kusasım geliyordu onu görünce. İzledikçe, Hye Mi'yi (ve Suzy'i) çözme fırsatı buldukça sever oldum. Ben önceden anti olduğum, sevmediğim her şeyi şimdi çok seviyorum. Miss A'de sevmezdim, şimdi çok severim yani. Kendisi şarkıcılıkta olduğu kadar oyunculukta da çok başarılı. JYP'de çok cevherler var vallahi. Rain, sonra Suzy. İşte neyse, dizideki Winter Child'i çok sevmiştim Suzy'nin sesinden. Sonra Only Hope'u var. Allah için, her şeyi mükemmel Suzy'nin. Dizide bazen çok kızardım. Sanki iki oğlanı birden oynatıyor gibi gösteriyorlardı. Benim bile kafam karışıyordu öyle ki. En büyük aşklar, saksıyla başlar diyorum efendim. Yemişim Jin Guk'u. :P


Ve, ve, ve... PILSUK! IU, senin kadar mükemmel derecede tatlı bir Koreli görmedim ben! Dizide en tatlı hallerin, şişman zamanlarındı bence! ♥ Jason'a duyduğu aşk, çok masumdu. Şarkı söyleme konusuna girdin mi, çıkamam zaten. Sesi gerçekten olağan üstü. Çoğu cicili bicili kızlara hava basar sesiyle. IU kesinlikle çok çok iyi yerleri hak ediyor. Dizi de kiloları ve midesi ile başı dertteydi. Kiloları göz önüne almazsak, kendimi onunla benzetiyorum aslında. Bende çok severim yemek yemeyi. Ye, ye doymam bir türlü. Ruhum mu şişman nedir, ne bulursam yemek istiyorum böyle. Fakat çok zayıfım, ağzımla yiyip, beynimle spor yapıyorum ben. Pil Suk gibi yediklerimi kilo olarak tutmuyor şükür ki vücudum. :P Pil Suk'un aşkı için, en büyük sorununu yenmeyi göze alabilmesi çok güzel. 200 gün nasıl geçti bilmiyorum ancak sanırım o kadar çok kilo, verilir o kadar zamanda. 200 gün geldi geçti, kızı 3 kat küçültmüşler. :D 



Herkescikleri anlatmışım da, bir Jin Guk kalmış. Seviyorum işte onu da, çok ayrı bir şey hissetmiyorum yani. Şansına küsüversin o da, ne yapalım. Bu günlük enerjim ancak bu kadarına yetti. Bitirmeden onunla ilgili de bir şey diyivereyim. Go Hye Mi olmayınca, Go He Song olsun dedi, diziyi kızsız bitirmedi yine. Ne diyelim, Allah mesut etsin. :D

Gülmek, gırgır geçmek bir yana, gerçekten müzikal anlamda harika bir dizi. Hiç bir televizyon yapıtının, beni bu kadar etkilediğini hatırlamıyorum. Ve sanırım, bundan sonra da etkileyemez. Diyorum ya, insanın değerlendirmesi gereken, önemli dönüm noktaları vardır diye. Bu onlardan biri benim için. O noktayı dönmekte, durup öylece izlemek ya da geri gelmekte tamamen benim elimde.

Sakın, dönüm noktalarınızı aşmadan durmayın. Ucunda, döndüğünüz yerde sizleri nelerin beklediğini bilmiyor olabilirsiniz. Bilinmeyende her zaman arzu ve güzellik vardır. :)

Büyük Hayaller'iniz ve dönüm noktalarınız daima sizinle olsun. Mutlu ve her şeye rağmen umutlu kalın! ~ 















21 Mayıs 2012 Pazartesi

İdolüm Metropol Günlüğü, 2NE1 albümü hediye ediyor...



Defalarca açıp, beğenmeyip, tekrar açtığım bloğumun ilk yazısı, 2NE1 albümü hediye eden Can abi'ye nasip oldu. :) ~




Öncelikle, yazıyı okumadan önce, '2NE1 albümü' kısmını görünce çok heyecanlanmıştım. Sanırım ben olsam, "2 İki albüm, iki albümdür." deyip saklardım ama Can abi bunu yapmayacak kadar düşünceli. Ve sanırım sanal alemden de olsa, böyle insanlar tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Mutluluğunun yarısını bir başkası ile paylaşmak, dünyanın en güzel şeyi olsa gerek.

Öncelikle 'Neden Güney Kore?' sorusu ile başlamak istiyorum. Belki konuyu alır başka yerlere götürürüm ama olsun, öyle damdan düşer gibi yazmayayım dedim.

Güney Kore hayranlığım, 8. sınıfın 2. döneminde başladı. Çok yakın olduğum ve sürekli beraber dolaştığım iki arkadaşım (Didem ve Nazlı), TRT'de yayınlanan Muhteşem Kraliçe'den bahsediyorlardı. Önceleri onların saçma sapan şeylerle uğraştığını düşünüp küçümserdim. Hatta yanımda oturan Didem'e, onun arkasında oturan Nazlı'ya "Saçma sapan şeyler konuşmayın, yazılıya çalışamıyorum." derdim bir ordu gürültüsünü barındıran sınıfta. Aslında istesem, ağlayan 100 tane çocuğun arasında bile konsantre olabilirdim. Onlara kızma sebebim sadece, arkadaşlarımla konuşup, paylaşabileceğim, üzerinde fikirler üretebileceğim bir hobimin olmayışının verdiği kıskançlıktı. Onlar beni dinlemeyip, aralarında konuşmaya devam ederlerken, gizli gizli onları dinlemekten geri durmazdım oysa. Bir gün bana zorla, yalvar yakar izlettiler diziyi. Kaçıncı bölümdü hatırlamıyorum ama henüz başlarıydı. İlk izlediğimde, hiç bir şey anlamamıştım. Hatta biraz ilgimi çekmiş olacak ki, kimin kim olduğunu karıştırmamak için yarım yamalak anladığım isimleri, kimlerle alakalı olduklarını defterin arkasına yazıyordum. Sonraki günlerde, bir izleyip bir izlemezken, kendimi iyice kaptırdım diziye. CheonMyeong ölünce filan, acayip üzülmüştüm yani. Sabah okula gelir gelmez, birbirimize anlattığımız ilk şeyler dizi ile ilgili fikirler, aldığımız tüyolar olurdu.  O zamanları, nasıl heyecanla geçirdiğimi anlıyorum şimdileri. Ve sanırım hayatımda kesinlikle doğruluğundan emin olarak diyebileceğim ilk şey, "İyi ki o diziyi izlemişim." olurdu.

Muhteşem Kraliçe bittikten sonra, Denizler İmparatoru'nu izlemeye başladım. "İlkler her zaman güzeldir." ilkesi ile, onu da çok sevmiştim ancak hiç bir zaman Muhteşem Kraliçe'nin yerini tutmayacağını biliyordum. Bu iki dizi ve Dream High hariç, hiç bir Kore dizisi izlemedim. Bir kaç film izlemişliğim var sadece, o kadar. Kore'yi tanıyabilmenin en önemli yolu, sanırım görselliğinden geçiyordu ama olmadı işte. Zaten böyle oturup bilgisayar başında sürekli dizi izlemeyi hiç sevmem. Sadece, ramazan ayında, sahura kadar ablamın dizüstü bilgisayarından, BOF'un bölümlerini izlerdim. Çok övülen bir dizi olmasına rağmen, onda da 7. bölüme kadar izleyebildim. Fan sayfalarından filan neler olduğunu takip ettiğim için, bildiğim ama sadece ara sayfalarını okumadığım bir kitabı okumak gibi geleceği için, izlemeden bıraktım. Belki doğru değildir ama, Kore'yi sevebilmek için, yeni çıkan ya da tüm popüler dizileri izlemek gerektiğini düşünmüyorum. Tamamen ilgi alanlarıyla alakalı.

Daha sonra, bildiğim ilk Koreli ünlüler olan, Muhteşem Kraliçe oyuncularını araştırmaya başladım internette. Bir fan sitesinde (Tahmin ediyorsunuzdur, adını vermeyeyim yinede.) 1 yıl filan geçirdim yaklaşık. Daha sonra, hayatımda büyük bir eksik zaman dilimi olarak tanımladığım, 1 aylık internet kesintim yüzünden o siteden de koptum. Bağlanılmayacak yer mi yok, Facebook vardı bu seferde. Öncelerde çok dandirik sayfalar filan beğeniyordum ki, Can abi'nin Kore Sayfaları hakkında yazdığı yazıya çok hak verdim. Sonuçta her insanın hayatında, kendi itemediği taşların yerini değiştirecek kişiler vardır. :)

Sanırım çevremde çok sosyal biri görünmeme rağmen, tek başıma bir yerlere gitmeye bile korkan bir çocuktum. Hala birazcık öyle bile sayılabilirim. Çocuk gelişimi okuduğum için, çocuk psikolojisini az çok biliyorum. Kendime olan bu öz güven eksikliğim, küçüklüğe dayanıyor. Anne sütünün temel güven kazandırdığı gerçeğine rağmen, çok az süre süt almış olmam ve daha bir çok neden, kendime güvensiz büyümemi sağladı. Maddi durumumuz, çok şükür berbat olmasa da, belki normalin altında olduğu için, diğer çocukların sahip olduğu çoğu şeye sahip olamadım. Mesela, çoğu çocuğun hayatında bir kez bisiklete binmişliği vardır, ya da sahip olmuşluğu. Sahip olmayı geçtim, 17 yaşımda olmama rağmen bisiklet sürmeyi bile bilmiyorum. Tabi ki bir tartışılabilecek derin bir konu ama olmadı işte. Bunu yan komşumuzun, oğluna alınan bisikleti gördükten sonra daha çok hissettim sanırım. Kore, ilk başlarda kendime olan güvensizliğimi ve en açık tabiri ile ezikliğimi yenmemde bana olanak sağladı. İnsanlarla, hele ki Kore hayranı insanlarla konuşmak, bildiklerimi anlatmak bana büyük bir zevk veriyordu. Her zaman, sanal ortamda olduğum kadar sosyal olabilmeyi çok istemişimdir. Bazı şeyler, gerçekten zamanla oluyor. Belki bilmeyenler bunun saçma olduğunu düşünebilir ama gerçekten değil. Kore, hayatımda çok şeyi değiştirmemi sağladı.

Öz güvenimi kazandığımı söylüyorum ama, hala kimsenin önünde Korece şarkı söyleyemem. Arkadaşlarım, hatta ablamın yanında bile. Şarkı söyleme ve dans etme konusunda, sadece tek başıma kaldığımda özgür olabildiğimi hissediyorum. Aslında korkularımdan birisi, çok önem vererek yaptığım şeyin, gerekli saygı ve özeni almayacak olmamın verdiği gerginlik. Bir şekilde geçecek sanırım, geçmeli yani.

İlk başlarda, sadece bir heves olarak gördüğüm Kore, şimdilerde vazgeçilmezlerim listemin en başında geliyor. Abartmıyorum, Kore olmadan bir şey yapamayacak gibi hissediyorum. Bir yere giderken, müzik dinleyememek (Kore'yi tanıdığımdan beri, Türkçe şarkı dinleyemiyorum.), ya da internet gittiğinde Kore ile ilgili haberleri alamayacak olmak, beni çok üzüyor. Böyle çok sinirleniyorum, duvarları tekmeleyesim, her şeyi fırlatasım geliyor. Kore kendimi artık istesem de alıkoyamadığım bir şey oldu. Yaşam tarzım oldu sanki.

Neredeyse tüm küçük çocuklar, büyüyünce ne olacakları sorulduğunda, bir sürü meslek isimleri sayarlar. Ben son 1 yıldır, ne olacağıma kesin olarak karar vermiş bulunmaktayım. Her ne kadar çok zor olduğunu düşünsem de Korece öğreneceğim, Kore'ye gideceğim ve olmayan sesime büyük bir tezat oluşturan, gerçekten var olduğuna inandığım dans yeteneğim ile YG üyesi olacağım. İnsanlara bunu söylediğimde (sadece sanaldakiler, gerçek hayatımda bu hayalime değer verecek kimsem yok.) çoğu iyi tepkiler veriyor. Tepkilerini belli etmeseler de, eminim ki bu hayalimi oldukça saçma ve aptal bulanlarda vardır. Taeyang'ın bir sözü var. Hatta şu an mantar panomda, Bom'un resmi üzerinde asılı duruyor. Yazarken ona baktım ve gülümsedim. Büyük üstat Taeyang, "Hayalin olabildiğince büyük ve yüksek olsun. Çünkü hayal herkese eşit paylaştırılmış bir şanstır." diyor. Bunu söyleyebilen bir adam, yalnızca çok büyük hayalleri olan adamdır, eminim. İnsanlar, elimizdeki ilk örnek Taeyang bunu başarabilmişken, Kore'nin en büyük şirketlerinden biri olan YG'de, en ünlü ve başarılı gruplardan biri BIGBANG'in dansçısı ve vokalisti olabilmişken, benim yapmam imkansız değil. Ailemin karşı çıkmasına ve saçma bulmasına rağmen, bundan, Kore sayesinde kazanabildiğim hayalimden asla vazgeçmiyorum. Hayatınızın en değerli zamanlarını adadığınız insanlar ile aynı çatı altında, iş arkadaşı olmak harika bir duygudur eminim. Kim ne derse desin, kesinlikle yaptığımın zaman kaybı olduğunu düşünmüyorum. Hayat bana bunu öğretti ki, her şey inanç ve karar arasında gidip geliyor. Aslında tüm hayatımız, bu iki kavram arasında kurulu. Bazen oluyor, her şey berbat gittiğinde, kötü hissettiğimde durup düşünüyorum. Acaba boş bir amacın arkasından mı koşuyorum? Bırak Kore'de şarkıcı olmayı, bazen Kızılay'a gidecek param bile olmuyor. Sonra çok kızıyorum kendime. GD, Se7en bu işe temizlikçi olarak başlamışken, aklım ve duygularım yerindeyken neden bu kadar umutsuzluğa düşüyorum diye. Sonrasında bir Park Bom dinlemek, çok iyi geliyor. Dile kolay, 2NE1 antileriyken, şimdi en büyük fanları arasına girebilecek bir insan olmuşum. Can abinin duyuruda yazdığı gibi, "2NE1 bu, boru mu?" :) ~


Güney Kore hayatımın çok büyük bir parçası olduğu gibi, yukarıdaki yazdıklarım gibi kendimi bulmamı da sağladı aslında bir yandan. Sınıfta parmak kaldırıp konuşmaya bile utanıp çekinirken, şimdi hem korktuğum, hem deliler gibi sevip saygı duyduğum YG başkanın karşısında dans edebilirim sanırım. O gücü hissedebiliyorum kendimde. Kore, kendimdeki korkuyu aldı aslında benden. 2NE1, şüphesiz ki mükemmel bir grup. Park Bom, kendisine bayıldığım kadın, o harika sesi ile 3 kez geri dönmüş YG kapısından. Adamın sarhoş zamanlarına denk geldi desem, her seferinde mi sarhoştu yani. :P Vardır bir bildiği demiştim bu bilgiyi ilk öğrendiğimde. Bom ilk denemede vazgeçseydi, sanırım mükemmel sesi başka şirketlerde ya da kendi kendine heba olup gidecekti. Vazgeçmeyip, buralara kadar geldiyse, onun gibi olmamam için hiç bir nedenim yok. Bütün bunların yanında, Kore bana savaşmayı öğretti diyebilirim. Önceden, Kore'yi tanımadığım zamanlarda kolaylıkla vazgeçebilirdim. Usanır, ağlar, asla geriye dönüp tekrar denemezdim. Gerçi şimdide ağlıyorum ancak, önceki zamanlardaki ağlamam ile kesinlikle anlam bakımından çok farklı. İnsanın bir şeyi bu kadar çok sevmesi, belki saplantı haline getirip haberi bile olmaması zararlı mı bilmiyorum ancak ben hep "iyi ki" diyorum. İyi ki tanımışım Kore'yi. Kore, hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biri. Şükürler olsun ki, hala bir sürü dönüm noktası yakalayabilecek ve savaşabilecek gücüm var. Teşekkürler YG, sanırım bu kadar güçlü olabilmem için bana cesareti sen verdin. Bu sözü, kendimden emin olarak sana verebilirim Can abi, seni BIGBANG ile tanıştıracağım! :)

YG'ye katıldığımda, hala korkak, utangaç ve geri kalacağımı biliyorum. Ancak olsun, yanlış bir şey yapmak, hiç bir şey yapmamaktan iyidir. (Söz uydu değil mi? Anlamsız olmadı yani. İhihih. :D )

Dediğim gibi, konuyu abuk yerlere götürmüş olsam da, şimdi ikinci sorunun cevabını vermeyi planlıyorum. Umarım bu da başını alıp gitmez bir yerlere. Güney Kore deyince aklınıza gelen şeyler neler? Aslında aklıma bir çok şey geliyor. Müzik, sahne, ramen sanırım bunların en başında geliyor. Herkesin en az bir kere yediği ya da yemek istediği ramen, sanırım hafızamdan kalmış, hatırı en sayılı olandır. İstanbul'da yaşayanlar filan, imkanları doğrultusunda gidip restoranlarda yiyebiliyorlar ancak, ben 4.75 krş ile marketten aldığım ramenle daha mutlu oluyorum nedense. Yemek çubukları almadan önce, çöp şişlerle filan yiyordum hatta. Ağzıma filan batmıyordu iyi ki. Hiç unutmuyorum, ilk ramenimi gecenin bir yarısında kalkıp yemiştim. Annemden gizli almıştım ve ne tepki vereceğini bilmediğim için hepsini yakalanacağım korkusu ile bir solukta bitirivermiştim. Daha sonraları, anneme ramen aldırmaya başladım. Tadını pek beğenmemişti hazır olanların. Ablamda sakız gibi demişti. Ama onlara noodle ile yaptığımda, benden önce yediklerini söyleyebilirim. Ramazan ayında, sahurda, iftar filan ramen yedik bir hafta boyunca. Amcamlar filan mangal yakarken, tek başıma bir tencere ramen yediğini hatırlayan insanım. 

Ayrıca bir Uzak Doğu Hayranı olarak, Çinli, Koreli ve Japon insanları ayırabilmenin havasını yaşıyorum. Bana arkadaşlarım nasıl ayırt ediyorsun dediklerinde "Koreliler son heceleri uzatırlar, Çinliler kısa boyludur, diğerleri zaten Japon." deyip sıyrılıyorum işin içinden. Bazı zamanlar bir çekik gördüğüm için heyecanlanırım ve nereli olduğunu tutturamayabilirim ama bunu kimseye söylemiyorum tabi. Özenle inşa ettiğim bir karizmam var sonuçtan. :P 

Sonra aklıma hep arkadaşlarıma Korece konuşturmaya çalıştığım gelir. Sınıfta, çok koyu olmasa da bir Kore hayranı arkadaşım var. Onunla birlikte, diğer arkadaşlarıma "Merhaba, seni seviyorum." filan dedirtiyoruz. Tabi diyemiyorlar, ya da dalgaya vuruyorlar. Bilmiyorum ama o çaba kesinlikle görülmeye değer. Hani böyle Korece öğrendim diye kandırsam hepsini, inanırlar sanırım. Kkkk.


Sanırım karnım acıktığı için daha fazla yazamayacağım. Ödül bir yana, kendimi anlatma fırsatı ve bloğumun ilk yazısını yazmamı sağlayan Can abiye teşekkür ediyorum. Umarım okurken sıkılmamışsınızdır ve yormamışımdır sizi. 



Herkese, iyi ve güzel şanslar diliyorum! :) ~