7 Temmuz 2012 Cumartesi

AB Öykü Yarışmasına Yolladığım Çalışmam

ÇOCUK




Merhaba, ben savaşı adından bile daha iyi bilen çocuk…

Annem, babam, arkadaşlarım, tüm sevdiklerim savaşta öldü. Nereden geldiklerini bilmediğimiz, büyük tanklı, teknolojik silahlı bir sürü adam bir gün köyümüze girdi. Ne kadar yaşayan canlı şey varsa hepsini yakıp yıktılar. Çoğu kerpiçten yapılma evlerimiz, köyün gençlerinin meydanda inşa ettiği tiyatro sahnesi, ağaçlarımız, bozuk taşlı yollarımız dahil, her şeyimiz yerle bir olmuştu. Köyümüzün eski neşeli, güneşli ve güzel havasının yerini, artık dumanla karışmış kan kokusu, yanmış etlerden yükselen tozlar ve ateş eden askerlerin delici kahkahaları almıştı. Çok düşünmüştüm, bunca insanı öldürmenin neresi zevkli olabilir di? Küçükken, ağabeyimle beraber samanların arasında bulduğumuz hamam böceklerini öldürürdük. O bana bunun kötü bir şey olduğunu söylese de, onlara batırdığım saman çöpünün çıkardığı çıtırtı çok hoşuma giderdi. Çocukluk aklımla, ne büyük bir hata işlediğimi yeni yeni anlıyorum. Annem hep, “Boşa harcadığın bir su damlası, sana kocaman bir deniz olarak döner.” derdi. Öldürdüğüm her hamam böceği, köyümüzde kıyılan on cana bedeldi. Zamanı geriye almayı, o böcekleri hiç öldürmemiş olmayı çok isterdim.

Önceleri askerler, bizleri, köy meydanını yakmadan orada toplayıp, varımızı yoğumuzu elimizden alırlardı. Babamın anneme düğünlerinde taktığı gümüş küpeler, ağabeyimle toprağı kazarken tesadüfen bulduğum kırık altın para, köyümüzün en zenginlerinden olan, tarla sahibi komşumuzun değerli antika eşyaları, yılda iki kere büyük şehirden dönen, büyük okul diye bildiğimiz, aslında gerçek adı “üniversite” olan okulu okuyan genç ağabeyin ayakkabıları, verimli topraklarımızda yetiştirdiğimiz lezzetli meyvelerimiz, güzel kıyafetlerimiz, kısacası elle tutulabilir her şeyimizi zorla alıyorlardı bizden. İlk zamanlar onların zulmünü bu şekilde durdurabiliyorduk. Zaman geçtikçe, git gide elimizdekilerin değerleri azaldıkça zulümleri de artar oldu. Artık iki katı insan öldürüyor, iki katı kan döküyor, iki katı yangın çıkarıyorlardı. Yeşil çimenlerinde oynadığımız, tepindiğimiz, deli gibi yuvarlandığımız topraklarımız, kanla beraber cıvık bir hal almıştı. Ne eskisi gibi güzel meyveler yetişecek durumdaydı, ne de piknik yapılacak kadar güzeldi. Ne kadar zengin bir köy olsaydık da, aldıkları kadar kötülük yapacaklardı…

Savaşı, adımdan iyi biliyordum. Uzun menzilli, siyah renkli silahları, sanki onlara zarar verebilecek gücümüz varmış gibi, özel zırhlarla donatılmış tankları, mermilerin vücudumuza girdikten sonra, kıyafetlerimizde kanın yarattığı lekeyi, lekenin kuruduktan sonra aldığı rengi, kokuyu hepsini adım gibi  iyi biliyordum. Babam beni, annemi ve ağabeyimi korumak isterken ölmüştü. Ağabeyimi, köyün çocuklarıyla beraber kocaman bir ateşin içine atmışlardı. Canım ağabeyim, yaşasaydın seninle kavgalar edebilmeyi o kadar çok isterdim ki… Yemin ederim, Tanrı biliyor ki bütün oyuncaklarımı sana vermeye razı olmuştum bile…

Bu acının ne zaman biteceğini sorduğumda, annem kocaman paletleri olan tankın altında kalmadan önce “Çok yakında bitecek yavrum, her şey çok güzel olacak.” Derdi. Bu bana, yine aynı tankın altında kalan oyuncak bebeğim Lili’nin canının yanıp yanmadığını sorduğumda verdiği cevap gibi, ikinci kere yalan söylemesiydi. “Onun canı acımayacak, o çok güçlü bir oyuncak.” demişti. Evet, yüzü köyümüzdeki ırmaktan akan sulardan bile berrak olan annem, bu acının biteceği yalanı hariç, ikinci kere yalan söylemişti bana ölmeden önce. Nasıl acımazdı bebeğimin canı? Onu, en sevdiğim arkadaşlarımla beraber dikmiştim. Hepsi bebeğimi çok kıskanmış, kendilerinin bebekleri bu kadar güzel olmadığı için şikâyet etmişlerdi. Onlara, annemin ağabeyime öğüt verirken takındığı bir tavırla yanıt vermiştim. “Asıl güzellik, ona kattığınız sevgide. Severek yaptığınız her şey, güzeldir kızlar.” demiştim kıkırdayarak. Ve Lili’yi bitirdiğim günün akşamı, sabaha kadar onunla neler yapacağımı düşleyerek yatağımda döndüm durdum. Ne var ki, aradan bir ay bile geçmeden, paletlerine çamur bulaşmış tankın altında kaldı. Eğer annem tutmasaydı elimden, bir hamlede alacaktım onu. Yapamamıştım… Annem, babam, ağabeyim, arkadaşlarım, komşularımız, hatta canlarını çok yaktığım hamam böcekleriyle beraber, pembe elbiseli Lili’de ölmüştü…

Canlı varlıkları olduğu kadar, taşları, toprağı, hatta köyümüzün çitlerini bile bağırtarak öldüren bu yıkımdan kurtuluşum bir mucizeydi. Özenle baktığım tırnaklarımın arasına dolan kanlı çamura aldırış etmeden, yaklaşan silah seslerine rağmen var gücümle kazmıştım toprağı. Kollarım kopacak gibi, nefesim kesilecek gibi olana kadar kazmıştım. Yaklaşık on santim aşağısına gizlendiğim, kan, acı, zulüm ve ölüm kokan çamur, bu felaketten kurtulmamı sağlamıştı. Sonrasında çok sevdiğim, uzun sarı saçlarımı ziftleşmiş topraktan dolayı kesmek zorunda kalmıştım ama olsun. En azından, annemin vasiyetini yerine getirebilmiştim. Ben ardıma bile bakmadan koşarken, annem boğazına saplanan silah dipçiğinin yarattığı hırıltılı ve korku akan sesiyle “Kaç ve yaşa bir tanem…” diye mırıldanmıştı. Sonrasında, duyabildiğim kadarıyla, silahla ona vuran asker, tankı süren arkadaşına, muhtemelen annemi ezmesi için emir verirken, bilmediğim bir dille de küfür etmişti. Oysa benim bildiğim tek küfür, ‘aptal’ idi.

Aptal asker, aptal askerler, aptal adamlar, aptal tanklar…
Bu kadar acının, ölümün bir sorumlusu olmalıydı elbet. Kötü askerlerden korunmak için girdiğimiz bir barınakta, birbirlerine sokulmuş ağlayan kızlardan duyduğum şeyleri hatırlıyorum hala. Uzun kahverengi saçlı kız, tozdan simsiyah olmuş elbisesinin koluna gözyaşlarını silerken, kısık sesle mırıldanıyordu. Mırıldanıyordu çünkü normal sesle konuşunca, ölüm makinesi askerler, ne olduklarını bilmediğimiz cihazlarla hemen buluyorlardı yerimizi. “Bütün bunlara sebep olan, İblis.” diyordu. “Büyükannem söylerdi, tüm kötülükleri İblis yaptırırmış.” diye eklemişti hıçkırıklara boğulmadan önce. İblis… Her hafta, geleneksel olarak ailemizde gerçekleştirdiğimiz toplantıda, babam bana ve ağabeyime öğüt verirken ondan bahsederdi. Kim olduğunu, ne yaptığını bilmediğim İblis’ten söz ederdi. “İblise uymayın çocuklarım, ona sakın uymayın.” deyip dururdu sürekli. O zamanlar, bana İblis’in neler yaptığını tam olarak anlatsaydı, İblis’e uyup kötülük yapmazdım. Böcekleri öldürdüğüm için, bende kötülük yaparak İblis’e uymuştum. Ve İblis onun kötü oyununu devam ettirmeyi bırakıp, böcekleri artık öldürmediğim için intikam alıyordu benden, bizden, köyümüzden… Ne yapılırdı ki bu durumda? Böcekleri öldürsem, kötü olmaya devam edecektim, öldürmesem o bize kötülük edecekti. Ve nihayetinde, etmişti de…

Şimdi, kollarımda öksüren, vücudunda açılmış yaralardan kan ve irin akan, tahminen beş yaşlarında bir çocuk var. Mis kokması gereken teni, toz ve kir içinde. Üstelik derisi kemiğine yapışmış, açlıktan kaburgaları bir diken gibi göğsünden fırlamış, yok denilebilecek küçüklükte tırnakları neredeyse eti olmayan parmaklarından düşmüş… Kuru öksürüklerinin arasında, arada bir bulduğu güç ile inliyor. “Kurtar beni yalvarırım.” diyor. Siyah, kömürden bile siyah uzun saçları, güzel elbisemin üzerine dökülmüş. Bir an utandım. Bende zamanında çok büyük ve acı bir savaştan kurtulmuş olsam da, üzerindeki yırtık ve aşınmış elbiseleri, benim henüz yeni yıkanmış çiçekli elbiseme oranla çok kötüydü. Utandım, o an onun acısının iki katı kadar bir suçluluk çöktü içime. Sanki ona bu acıları yaşatan benmişim gibi, buradan kaçıp gitmek, kimsenin görmediğin bir köşede ağlamak istedim.

Onu kurtarmayı çok istiyordum. Şu an kaldığım koruma yurdundan muhtemelen iki kilometre uzaktaydım. Onu kollarıma alıp yurda taşısam, sabah olacaktı. Gün henüz doğmamıştı, ancak üzerimize düşen ayın gölgesinden tüm acılarını görebiliyordum. Bacağında saplanıp kalmış uzun mermiyi, yara dolu kollarını, ağlamaktan yanlarında tüneller açılmış gözlerini, kurumuş, çatlamış, aralarına topraklar dolmuş dudaklarını, merhamet dilenen çocuksu sözlerini… Havadaki sıkıcı karanlığa rağmen, her şeyi çok iyi görüyordum. Yaralarına merhem olmayı, acılarını dindirmeyi, gözyaşlarını susturmayı, ona çiçek desenli pijamalarımdan hediye etmeyi, yerde yatma pahasına renkli çarşafları olan rahat yatağımda yatırmayı isterdim… Bir yabancıydı o, adını, yaşını, ülkesini, dillini bilmediğim bir yabancı. Tek ortak noktamız, acımızdı. Köyün hemşirelerinin konuşmalarından, küçük aklımla öğrendiğim bilgiler doğrultusunda, yarası iyileşmeyecek kadar kötüydü. Çünkü vücutta açılan yara, mikrop kapar ve tedavi edilmezse, ölürdünüz. Askerlerin sizi öldürmelerine gerek kalmadan ölürdünüz.

Dizlerimdeki başını, özenle nemli toprağa bırakıp, saçlarımı iki yandan toplayan kurdelelerimi çıkardım. Ne zamandır aktıklarını bilmediğim gözyaşlarım, hıçkırıklarıma eşlik ederken, acele ile pembe kurdeleleri saçlarına iliştirdim. Çiçekli elbisemin üzerine giydiğim mavi kazağımı, o ölüme yaklaşırken, gülümseyen yüzüne bakıp üzerine giydirdim. Muhtemelen yaptığım hiçbir şeyi hissetmiyordu artık. Ve ben, canını acıtmadığını bilerek yapmıştım bunu. Daha sonra, saatimi bir çöp gibi kalmış koluna taktım. Okuma yazma bilmiyordu belki. Öğrenmeye hevesli çoğu çocuk gibi üçe kadar sayıp, bir şeyler başarmanın ve pohpohlanmanın heyecanı ile onun rakamdan devam ediyor olabilirdi. Hiç bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim şey, onunla eşit olmak istediğimdi.

Ayakkabılarımı, büyük gelmesine rağmen onun ayaklarına geçirdim. Dolaşmak için yurttan çıkmadan önce cebime gizlediğim çikolatam ve yarım paket bisküvimi kirli avuçlarına bıraktım ve yanına çöküp dua etmeye başladım. Acılarının dinmesi, huzura kavuşması ve armağanlarımı beğenmesi için. Buraya nasıl gelebildi, bilmiyorum. O cehennemin içinden kaçmayı başardığı kadar, yaşamayı da başarabilecek kadar şanslı olsaydı keşke.Huzurlu uyu küçük dostum…

Onu orada öylece bırakıp, yurda dönerken gözyaşlarım hafiflemişti. Sadece düşünüyordum. Yıllar önce kurtulmayı başarabildiğim savaştan, o kurtulamamıştı. Benim güzel bir yatağım, çiçek desenli kıyafetlerim ve eşyalarım, bir sürü arkadaşım, öğün başı gelen lezzetli yiyeceklerim, oyuncaklarım ve saymaya utandığım, onun sahip olamadığı bir sürü şeyim olmuştu. Anlamıştım ki, İblis yine durmamıştı, durmuyordu ve durmayacaktı…

Onunla bir ortak noktamız olsun istemiştim. Şansımın, sahip olduğum her şeyin yarısını ona vermek istemiştim. Yaşayacağını bilseydim, yatağımın yarısını da paylaşırdım. Ama yapamadım, rahat içinde yaşarken ona yardımcı olamadım…
Yurda döndüğümde, birkaç arkadaşım hariç, hepsi uyuyordu. Kapıyı gıcırdatmamaya özen göstererek, kapattım ve ufak adımlarla yatağıma doğru gittim. Üzerine çıktım ve boş gözlerle tavana bakmaya başladım. Yolda yürürken, ayağıma birçok diken ve taş batmıştı. Kollarım soğuktan üşümüş, burnum ve kulaklarım kızarmıştı. Hiç unutamadığım savaşın cehennem sıcaklığında bile bu kadar üşümemiştim…

Birçok çocuk vardı burada. Savaşın, açlığın, doğal afetlerin, yoksulluğun vurduğu, birçok farklı çocuk vardı. Kimisi çekik, kimisi badem gözlü, kimisinin teni siyah, kimi sapsarı saçlı ve mavi gözlü, kimi minyon tipli birçok çocuk. Fiziksel ve kişisel özelliklerimiz, ülkelerimiz, kıyafetlerimiz, yiyeceklerimiz, kültürlerimiz ve hatta renklerimizle bile farklıydık. Bir yapbozun, birbirinden farklı parçaları gibiydik. Ayrı düşünüldüğümüzde, birbirlerimize hiç benzemiyorduk. Ama bana hayat, güzel şeylerin hep bir arada düşünülmesi gerektiğini öğretmişti. Güzel çocuklar olduğumuzu, yurttaki bakıcı annelerimiz söylerdi hep…

Evet, biz birbirlerine benzemeyen çocuklardık. Yapbozun farklı parçalarıydık. Ama parçalar bir araya geldiklerinde, kocaman bir bütün oluştururdu. Önemli olan, harika resmi bozmamak için, parçalardan hiç birini kaybetmemekti.

Evet, biz birbirlerinden farklı çocuklardık. Bazen kavga eder, oyuncaklarımızı paylaşamaz ya da elbiselerimizi kıskanırdık birbirimizin. Ne var ki, daha ne için darıldığımızı bile hatırlayamayacak kadar kısa sürede barışırdık. Çocuktuk biz, kötülüğün, insan öldürmenin, kıskanmanın, kavgacılığın, dövüşün ve bütün kötü terimlerin ne olduğunu bilmezdik…

Farklı oluşlarımızın en önemli noktası, bir ortak noktamız olmasıydı. Biz ‘çocuk’tuk! Çocuk olmak için hiçbir sorguya, bedele gerek duyulmazdı. Elimize bir kutu şeker verseler, sanki dünyaları almış gibi sevinirdik. Farklıydık, aynı zamanda aynıydık. Renklerimiz, ülkelerimiz farklı bile olsa, bir olduğumuz, birlik olduğumuz bir nokta vardı. Biz çocuktuk, dünyanın en masumları olan…

Anneme, köyümüze acılar girmeden önce, neden insanların farklı olduğunu sorardım. “İnsanlar farklıdır, farklı olarak doğarlar hep.” derdi saçlarımı tararken. “Yalnızca aynı olan şeyler, çocukların güzelliği ve masumluğudur.” diye eklerdi örmeyi bitirdiği saçlarıma tokamı takarken. Onun hep en iyisini bildiğine inanmıştım yaşadığım sürece. Demek ki, inancım beni yanıltmamıştı.

Ne güzel demişti annem, ne güzel özetlemişti meğerse yaşamı. Farklı mıydım onlardan? Evet, hem de her şeyimle. Ve yine, beni sevindiren tarafıyla aynıydım. “Çocuk”tum!

Farklı bir sürü şeyin içinde, birliktik…

Yorganımın içine usulca girip, ayaklarımı uzatırken, güzel rüyalar görebilmeyi umut ederek kapadım gözlerimi. Farklı olduğumu düşündüğüm dünyada, birlik olduğum arkadaşlarımla güzel rüyalar görebilmek…

Sonsuza dek mutlu kalabilmek, tekerleri kopmuş arabamızla, saçları yolunmuş oyuncak bebeğimizle…

Hep birlikte mutlu kalabilmek “farklı”onca şeyin arasında…

Meryem Akkaya ( Soare )



 ( Bunu başlıkta yazdığım gibi yarışma için yollamıştım. Her hangi bir derece ya da ödül elde etmesem d de, burada paylaşmak istedim. Okuyan her kimseden, ufakta olsa bir yorum almak beni çok mutlu eder. Tekrar teşekkürler. :) Yazılarım hakkında düşüncelerinizi bekliyorum. ) 

2 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. AB Öykü Yarışması yazısını görünce koştum geldim. :) Sen bu çalışmayı geçen yıl mı göndermiştin? "farklılıklar içinde birlik" Ben de geçen yıl katılmıştım da heyecanlandım birinin daha katıldığı hikayeyi paylaştığını görünce. :) Bence öykü çok güzel, ellerine sağlık. Umarım farklı yarışmalarda güzel başarılar elde edersin. :)

    YanıtlaSil